Ahmed Arif (1927 - 1991)

1927 yılında Diyarbakır'da doğan Ahmed Arif, ilk ve orta öğrenimini Diyarbakır'da tamamladı. 1950 yılında Ankara'da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde öğrenciyken TCK'nin 141. maddesine muhalefette bulunduğu savıyla tutuklandı. İki yıl sonra aynı savla yargılanarak hüküm giydi, hapiste yattı. Mahkumiyet hayatı iki yıl sürdü. Hapishaneden çıktıktan sonra Ankara'ya yerleşti ve gazetecilik mesleğini seçti. Gazetecilik görevini sürdürürken 1968 yılında ilk ve tek şiir kitabı olan Hasretinden Prangalar Eskittim'i çıkarttı. Şair, 1991'de Ankara'da hayata gözlerini yumdu.

Başta Nazım Hikmet olmak üzere, toplumcu şiirimizin ortak değerlerinin, hece şiiri, aruz ve halk şiirimizin yoğun, köklü bir sentezidir o.

AHMED ARİF ŞİİRLERİ

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.


Hasretinden Prangalar Eskittim
Seni anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmez,
Kahpe yalana.
Ard- arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu
Dışarda gürül- gürül akan bir dünya…
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana
Bir bu yana…
Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara.
Akan yıldıza.
Bir kibrit çöpüne varana.
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.
Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamdan,
Bir kadeh, bir cigara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni…
Yokluğun, cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini

Through my longing for you I have worn out fetters
Being able to tell you,
To good guys and heroes.
Being able to tell you,
To the disgraceful, rude
Filthy lie.
How many ice cold winters have passed?
The wolves sleep, the birds sleep, the dungeons sleep.
Outside life keeps going on, roaring…
Only I don’t sleep,
Damn, how many springtimes,
Have I, through my longing for you, worn out fetters?
Let me put bloodroses in your hairs,
Once on this side,
Then on that side…
Being able to scream you out,
Into bottomless pits,
To a falling star,
To somebody that reaches a matchstick
A matchstick that is fallen
On the most barren wave of an ocean.
To him who has lost the passion of first loves,
Who has lost the kisses,
Who shows no interest in the sudden dusk
Who dreams away over a cigarette and a drink
Being able to tell you, to him…
Your absence is another word for hell
I’m cold, don’t close your eyes…

Ahmed Arif

In this poem Ahmed Arif is talking about being imprisoned and yearning for a beloved. He shows signs of frustration about being locked up while the world keeps moving on. His unnamed beloved is his light at the end of the tunnel.
Ahmed Arif was born in Eastern Turkey in 1927. After finishing highschool in Diyarbakir he continued his studies in Ankara. His politcal views got him in jail twice. After his penitentiary adventures he started working for newspapers and magazines. He died in 1991.

His poetry was often published, but it was not until 1968 that his only book ”hasretinden prangalar eskittim” (”Through my longing for you I have worn out fetters”, named after the poem) would be printed. It has been reprinted often since then (37th print in 1996). After his death his son published some more of his poetry (2003). Prior to that some of his letters were published (1992).

Ahmed Arif’s poetry is characterised by its lyrical and epic nature. He talks about rural life, with a rural language or about his experiences in jail.

Terketmedi Sevdan Beni

Terketmedi sevdan beni
Aç kaldım, susuz kaldım
Hayın karanlıktı gece.
Can garip, can suskun
can paramparça.
Ve ellerim; kelepçede.
Tütünsüz, uykusuz kaldım
Terketmedi sevdan beni.

YOUR LOVE NEVER LEFT ME

Your love never left me.
I hungered and thirsted
in the treacherous, dark night.
My soul was stranger, my soul was silent
my soul was shattered...
And my hands were handcuffed
I was without tobacco or sleep
but your love never left me...
Translator: R. McKane

Bir kitabı vardı ama, ömrünün elli yılını adamıştı şiire. Hem şiire adamıştı, hem halkına. "Ben halkımın mazlum ve gariban bir ozanıyım. Böyle olmak da yüce bir onurdur," diyordu. Yoksa başka türlü nasıl açıklanabilir bunca yaygınlik, bunca etkinlik kazanması? O tek kitap ki, dünyada başka bir benzeri var mıdır, bunca baskıya karşın her yıl en az dört baskı yapsın, 25 yıla yakın bir sürede her yaştan, her kuşaktan okurun beğenisini kazanıp okunsun.

Yalnız Türk edebiyatında değil, dünya edebiyatı içinde de benzersiz bir olay değil mi onun şiiri?

Refik Durbas, Yasemin ve Martı, Ist., 1997
(Cumhuriyet, 3 Haziran 1991).

“...başta Nazım Hikmet olmak uzere, toplumcu şiirimizin ortak değerlerinin,
hece şiiri, aruz ve halk şiirimizin yoğun, köklu bir sentezi...'”
(Ataol Behramoglu, 1991)

"Ahmed Arif dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan yazsız dağları, asi dağları. Uzun ve tek bir agıt gibidir onun şiiri. Daha deniz görmemiş çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir. Bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta bir yerde birden bire bir zafer şarkısına dönüşecekmiş gibi bir umut, bir hırs, keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan ve yaralıyken de arkadaşları için tarih özeti taşıyan, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir."
Şair Cemal Süreya

Ahmed Arif'in siirine, umudun, inceligin, korkusuzlugun siiri demisler. Ekleyecegim: Onun siiri, onurun ve alçakgönüllülügün, derinligin ve yalinligin bile siiridir. Bu özellikler sonradan edinilme degil, dogulunun geleneksel özellikleridir. Akil ve yürek bir olmustur. Hayat, en aci, en umutlu deneylerini sermistir. O yirmi siir yazilmistir.
Gülten Akin, Şiir Üzerine Notlar, Ist., 1996, s. 56

Ahmed Arif'in siiri bastan sona somut gerçeklere dayanan bir siir. Ama, tek bir dize kekelemeden, tek bir kez biçim sikintisi, dil, anlatim sikintisi çekmeden, benzetmelerin imgelerin en özgününü bula kullana yazmis. Benzersiz bir ozan.
Gülten Akin, Siir Üzerine Notlar, Ist., 1996, s. 61

Sevgili Rıfat ağabey,
Halkımın yurdumun büyük acısı, büyük hüznü, sonsuz sevinci ve yıkılması imkansız onurusun. Büyük şair, büyük inanç adamı, büyük namus anıtı ve büyük ozanısın. Sana 'Agabey ' diyebildigim için mutluluk duyuyorum.
Şunun şurasında bir ömrü, halkımızın ve insanlığın mutluluğu için bile bile, kahrolarak verdik gitti... Alnımız ak, yüreğimiz pırıl pırıl......Merhaba sevgili ağabey.
AHMED ARİF’ten RIFAT ILGAZ’a, 13.11.1988,YEŞİLKÖY

ANADOLU

Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun ?

Utanırım,
Utanırım fıkaralıktan,
Ele, güne karşı çıplak...
Üşür fidelerim,
Harmanım kesat.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun ?

Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım...
Görüyor musun ?

Nasıl severim bir bilsen.
Köroğlu'yu,
Karayılanı,
Meçhul Askeri...
Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.
Sonra kalem yazmaz,
Bir nice sevda...
Bir bilsen,
Onlar beni nasıl severdi.
Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı
Minareden, barikattan,
Selvi dalından,
Ölüme nasıl gülerdi.
Bilmeni mutlak isterim,
Duyuyor musun ?

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun?

Ahmed ARİF

Otuzüç Kurşun

Bu dağ mengene dağıdır
Tanyeli atanda van'da
Bu dağ nemrut yavrusudur
Tanyeli atanda nemruda karşı
Bİr yanın çığ tutar,Kafkas ufkudur
Bir yanın çığ tutar, Acem mülküdür.
Doruklarda buzulların salkımı
Firari güvercinler su başlarında
Ve karaca sürüsü,
Keklik takımı....
Yiğitlik inkâr gelinmez
Tek'e-tek döğüşte yenilmediler
Bin yıllardan bu yan, bura uşağı
Gel haberi nerden verek
Turna sürüsü değil bu
Gökte yıldız burcu değil bu
Otuzüç kurşunlu yürek
Otuzüç kan pınarı
Akmaz,
Göl olmuş bu dağda....
Yokuşun dibinde bir tavşan kalktı
Sırtı alaçakır
Karnı sütbeyaz
Garip, ikicanlı, bir dağ tavşanı
Yüreği ağzında öyle zavallı
Tövbeye getirir insanı
Tenhaydı, tenhaydı vakitler
Kusursuz, çırılçıplak bir şafaktı
Baktı otuzüçten biri
Karnında açlığın ağır boşluğu
Saç, sakal bir karış
Yakasında bit,
Baktı kolları vurulu,
Cehennem yürekli bir yiğit,
Bir garip tavşana, bir gerilere.
Düştü nazlı filintası aklına,
yastığı altında küsmüş,
Düştü, Harran ovasından getirdiği tay
Perçemi mavi boncuklu,
Alnında akıtma
Üç topuğu ak,
Eşkini hovarda, kıvrak,
Doru, seglâvi kısrağı.
Nasıl uçmuşlardı Hozat önünde!
Şimdi, böyle çaresiz ve bağlı,
Böyle arkasında soğuk namlu
Bulunmayaydı,
Sığınabilirdi yüceltilere....
Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir,
Evvel allah bu dağlar utandırmaz adamı,
Yanan cigaranın külünü,
Güneşlerde çatal kıvılcımlanan
Engereğin dilini,
İlk atımda uçuran
Usta elleri.....
Bu gözler, bir kere bile faka basmadı
Çığ bekleyen boğazların kıyametini
Karlı, yumuşacık hıyanetini
Uçurumların,
Önceden bilen gözleri.....
Çaresiz
Vurulacaktı,
Buyruk kesindi,
Gayrı gözlerini kör sürüngenler
Yüreyini leş kuşları yesindi....
Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazı
Yatarım
Kanlı, upuzun.....
Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargıısz
Kirvem, hallarımı aynen böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki.....
Ölüm buyruğunu uyguladılar,
Mavi dağ dumanını
Ve uyur-uyanık seher yelini
Kanlara buladılar.
Sonra oracıkta tüfek çattılar
Koynumuzu usul-usul yoklayaıp
aradılar,
Didik-didik ettiler
Kirmanşah dokuması al kuşağımı
tespihimi, tabakamı alıp gittiler
Hepside armağandı acem evinden.....
Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
Karşıyaka Köyleri, obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
Komşuyuz, yaka yakaya
Birbirine karışır tavuklarımız
Bilmezlikten değil,
fukaralıktan
Pasaporta ısınmamış içimiz
Budur katlimize sebep suçumuz,
Gayri eşkiyaya çıkar adımız,
Kaçakçıya
Soyguncuya
Hayına......
Kirvem, hallarımı aynen böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki...

Thirty-Three Bullets

I.

This is the Mengene mountain
When dawn creeps up at the lake Van
This is the child of Nimrod
When dawn creeps up against the Nimrod
One side of you is avalanches, the Caucasian sky
The other side a rug, Persia
At mountain tops glaciers, in bunches
Fugitive pigeons at water-pools
And herds of deer
And partridge flocks...

Their courage cannot be denied
In one-to-one fights they are unbeaten
These thousand years, the servants of this area
Come, how shall we give the news?
This is not a flock of cranes
Nor a constellation in the sky
But a heart with thirty-three bullets
Thirty-three rivers of blood
Not flowing
All calmed to a lake on this mountain

II.

A rabbit came up from the foot of the hill
Its back is motley
Its belly milk-white
A mountain rabbit, pregnant, lost up here
Its heart heaved to its mouth, poor thing
It can draw repentance from man.
The hour was solitary, a solitary time
It was faultless, naked dawn

One of the thirty-three looked
In his body the heavy void of hunger
Hair and beard all tangled
Lice on his collar
He looked, and his arms were wounded
This lad with hellion heart
Looked once at the rabbit
Then looked behind
His delicate carbine came to his mind
Sulking under his pillow
Then came the young mare he brought from the plain of Harran
Her mane blue-beaded
A blaze on her forehead
Three fetlocks white
Her cantering easy and generous
His chesnut mare
How they had flown in front of Hozat!

If he were not now
Helpless and tied like this
The cold barrel of a gun behind him
He could have hidden on these heights
These mountains, the friendly mountains, know your worth
Thank God, my hands will not put me to shame
These hands that can flick off with the first shot
The burning tobacco ash
Or the tongue of the viper
Sparkling in the sun
These eyes were not duped even once
By the ravines waiting for avalanches
By the soft, snowy betrayal of cliffs
These knowing eyes
No use
He was going to be shot
The order was final
Now the blind reptiles will devour his eyes
The vultures his heart.

III.

In a solitary corner of the mountains
At the hour of morning prayer
I lie
stretched
Long, bloody...

I have been shot
My dreams are darker than night
No one can find a good omen in them
My life gone before its time
I cannot put it into words
A pasha sends a codded message
And I am shot, without inquest, without judgment

Kinsman, write my story as it is
Or they might think it a fable
These are not rosy nipples
But a dumdum bullet
Shattered in my mouth...

IV.

They applied the decree of death
They stained
The half-awakened wind of dawn
And the blue mist of the Nimrod
In blood
They stacked their guns there
Searched us
Feeling our corpses
They took away
My red sash of Kermanshah weave
My prayer beads and tobacco pouch
And left
Those were all gifts to me from friends
All from the Persian lands

We are guardians, relatives, tied by blood
We exchange with families
Across the river
Our daughters, these many centuries
we are neighbours
Shoulder to shoulder
Our chickens mingle together
Not out of ignorance
But poverty
We never got used to passports

This is the guilt that kills us
We end up
Being called
Bandits
Killers
Traitors...

Kinsman, write my story as it is
Or they might think it a fable
These are not rosy nipples
But a dumdum bullet
Shattered in my mouth

V.

Shoot, bastards
Shoot me
I do not die easyly
I am live under the ashes
I have words buried in my belly
For those who understand
My father gave his eyes on the Urfa front
And gave his three brothers
Three young cypresses
Three chunks of mountain without their share of life
And when friends, guardians, kin
Met the French bullets
Out of towers, hills, minarets

My young uncle Nazif
His moustache still new
Handsome
Light
Good horseman
Shoot, brothers, he said
Shoot
This is the day of honour
And reared his horse...

Kindsman, write my story as it is
Or they might think it a fable
These are not rosy nipples
But a dumdum bullet
Shattered in my mouth...

AHMET ARIF

Translator: Murat Nemet-Nejat

LEYLI – MY LEYLI

Leyli – my Leyli – when half our world
Is red and green with spring
And half all snow
Still brothers and tribes are at each other’s throats
Still, the scorpion
The yellow adder
On our white foreheads harlot oppression
And during bright midnights
Against the double-winged gates, gallows
And the fountain in the prison yard
Is flowing on the side
Death came and felt me
Between the ribs
Let it feel…

It is their time, I cannot resist them
The time, most forked and rebellious
Of your hell-budding breasts
It is the time, forty days and nights
Your arms were noosed around my neck
And my heart bent on evil…
What can I say
Their bullets in place
Their hands bloodstained
When the patrols crush our sleep
My heart is taken by you
Though the mirrors may not echo you

I cannot plunder your garden
Now, I say, this is the soft spot of the bastard
Now my knife is bright as hell
Then you come to my mind
My hands are lifeless

All the thieves know
About our love
The curved dagger, the black rifle, the bloody ambush
Have found out
And that most shameful fruit of human thought
The mad uranium
It has found out
Let them
Let them see
How I burn for you
Oh bride

Before the blood-smeared pirates
The rabid dogs
Fed on forbidden flesh
The false prophets
And their dwarfs
Their gelded, idiot slaves
One more time I say it
While this soul is mine
I am mad for you
Oh bride

These taboos
Are remnants of the Pharaohs
Meaningless
Old stories
For your secret innermost being traps are set
Some days hopeless
Of doing their filthy work
Some days waiting
To see you fall
Do not fall!
I would die...
Left without your eyes, your eyes

Leyli – my Leyli
When quinces become pomegranates
And you become mine
When for our troubled heads
The world becomes narrow

Translator: Murat Nemet Nejat